Bizim kalbimiz hep kırıktır çocuk. Ama yine de eksik etmeyiz sol cebimizden umudu...

twitter.com/sanskritce:

    kalpherzamansoldanatar:

Okumamış insan, kör insandır.- Bir Sovyet posteri, 1920

    kalpherzamansoldanatar:

    Okumamış insan, kör insandır.
    - Bir Sovyet posteri, 1920

    — 15 notla 1 ay önce
    plannedparenthood:

"What is Planned Parenthood?"

    plannedparenthood:

    "What is Planned Parenthood?"

    (pubhealth gönderdi)

    — 3004 notla 1 ay önce
    "

    NE GELİR ELİMİZDEN
    İNSAN OLMAKTAN BAŞKA

    I
    Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
    Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
    Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

    Hiçbir şey! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
    Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
    Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
    Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
    Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
    Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
    Bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
    Deriz ki, “şuram ağrıyor” bir de, “başım dönüyor”, “yanıyor avuçlarım”
    Belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
    Bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş, yaşıyorcasına
    Uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
    Nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan olmalarıyla-
    Korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
    Kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
    Ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park bekçisinin
    Korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi sallanaraktan
    Bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda aranan
    Korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında
    Korkunctur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe ışıklarında
    Ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan olmalarıyla
    Korkunçtur korkunç!
    Diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum ayrıca
    Neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
    Tüketen kim. Hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
    Ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
    Çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz inceliği
    Ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
    Yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
    Bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
    Birakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır gibi
    Ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
    Ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
    Ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
    Hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
    Eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
    Okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
    Anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun butlarında
    Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
    Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan olmalarımla

    Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
    Anılar bulacaksam – anılar mı dediniz? – ne sesli bir vuruşma
    Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
    Rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
    Bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
    Bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
    Sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
    Zorlanmış bir gülüşten – iğrenip birden – kusmalar, bulantılar
    bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
    Ölüler bulacaksam – ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa vurmalar -
    Ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün?
    Ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu konuda?
    Ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık bir şey insanın sonsuzunda.
    Bu kadarcık bir şey – iyi ya, peki, şimdi kim var sırada? -
    Sakın ha! Biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza.
    Yok deyin çünkü biz.. Biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
    Ne güzel ellerimizle.. Başlayın, hadi başlasanıza!
    Örneğin bir kahve falı? Az müzik? Diyorum biraz iskambil!..
    Ama hiç seslenmeyelim – seslenmeyelim – içimizden oynayalım.
    Ayrıca,

    - Dört kişiyiz!
    – Hayır on!.
    – Bin kişiyiz!
    – Bana kalırsa..

    Ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında?
    Öyleyse başlayalım: Koz kupa! Ah şu sinek onlusu bire bir unutulmaya..
    Çayınız soğuyacak! Çayınız mı dediniz? Ne tuhaf biraz anlıyorum.

    - Üç karo!
    – Pas diyorum!
    – Susalım baylar, dört kupa!

    Ah şu sinek onlusu! Koz kupa! Çayınız mı dediniz? Susalım!
    Susalım – niye susalım – Anılar mı dediniz? Ne sesli bir vuruşma!
    Ya sonra? Bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra?
    Gene mi? Başladınız mı? Peki şimdi kim var sırada?
    Sakın ha!
    Biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza.
    Yok deyin çünkü biz..
    Biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
    Ne güzel ağzımızla..
    Yok canım, ben var ya, istiyorum sırada olmayı.
    İstiyorum – sahi mi? – ama isterseniz siz olun.
    Siz olun, biz olalım, kim olacak? – hep böyle oyalansanıza -
    Yani; “Şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa.”
    Gibi oyalansanıza,
    Biraz oyalansanıza.

    Bir oyun başka olamaz oyundan gibi
    Bir söz başka olamaz sözden gibi
    Bir şey başka olamaz bir şeyden gibi
    Tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
    Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
    Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
    Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
    Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
    Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

    Hiçbir şey ! Kimse bir gün gözlerimi sevmiyecek, biliyorum
    Kimse bir gün kemseyi sevmiyecek korkuyorum
    Bir yaşlı kadın en erkek boyutunda
    Kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
    Kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
    Bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
    Vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
    Ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
    Üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu hiç bilmiyoruz
    Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
    Tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
    Böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
    Sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
    Ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
    Ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
    Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
    Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
    Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
    Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da
    Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
    Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz bilmiyoruz ya
    Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla.

    "
    Edip Cansever
    — 2 ay önce
    #edip cansever 

    lifeinfiles:

    Condom saves life, the campaign.

    (goodideapublichealth gönderdi)

    — 18 notla 2 ay önce
    medicalschool:

A child’s skull prior to loosing it’s baby teeth

    medicalschool:

    A child’s skull prior to loosing it’s baby teeth

    — 103942 notla 2 ay önce
    KIŞLIK SARAY - Nazım Hikmet
Kışlık Saray’da Kerenski. Smolni’de Sovyetler ve Lenin, sokakta o n l a r . O n l a r biliyorlar ki, O : ”- Dün erkendi, yarın geç.     Vakit tamam bugün,” dedi. O n l a r : “- Anladık, bildik,” - dediler. Ve hiçbir zaman bildiklerini bu kadar müthiş ve mükemmel bilmediler… İşte : cepheden dönen süngüleri, kamyonları, mitralyözleriyle, hasretleri, ümitleri, mukaddes iştihaları, rüzgârda karın üstünde savrulan sözleriyle                                   o n l a r yürüyorlar kışlık saraya…
Putilovski Zavot’tan Bolşevik Kitof : ”- Bugün büyük bir gündür, yoldaşlar, - diyor, - büyük bir gündür.     Ve ihtar ederim ki çapul yapmak isteyenlere     artık Kışlık Saray ve bütün Rusya işçinin ve köylünündür.” Tesviyeci Topal Sergey : ”- Hey gidi dünya, - diyor, - hey,     ben 905’te on yaşımda geçtim bu yoldan :     en önde iri, mazlum gözlü azize tasvirleri,     yalnayak çocuklar, kocakarılar                                   ve uzun saçlı papaz Gapon…     Karşıda, kırmızı pencerede, bütün Rusların çarı                                                       sapsarı bakıyordu bize.     Kadınlar ağlaşarak toprağa diz çöktüler.     Ben kaldırmıştım ki elimi istavroz çıkarmak için     birdenbire dörtnala Kazaklar geldi karşımıza.     Kazaklar şahlanmış bir at ve simsiyah bir kalpaktılar.     Biz çocuklar bağrışarak serçe kuşları gibi düştük.     Bir at nalı ezdi benim dizkapağımı…” Ve Topal Sergey bacağını sürüyerek                                               yürüyor o n l a r l a Kışlık Saray’a… Rüzgârdır kardır ve insanlardır hâkim olan manzaraya.
Lehistan cephesinden gelen köylü İvan Petroviç’in gözleri                                                         karanlıkta kedi gözleri gibi görüyor : ”- Ehhh, Matuşka, - diyor, -     yeşil başlı ördek gibi toprağı attık çantaya…”
Sütunların arkasından ateş açtı Kışlık Saray, ateş açtı yüzü güzel Yunkersler                                   ve şişman orospular. Tesviyeci Topal Sergey : ”- Hey gidi dünya, - dedi, - hey,     Kerenski kalmış kimlere…” Ve topal bacağının üstünden                                           düştü yere… Köylü İvan Petroviç, yağlı, semiz toprağı avucunun içinde görüp ve kırmızı sakalına tükürüp                       bir Ukrayna şarkısı gibi işletiyor mitralyözü…
Gecenin ortasında kırmızı tuğladan Kışlık Saray ve limanda üç bacalı Avrora…
Bolşevik Kitof haykırdı yoldaşlara : ”- Yoldaşlar, - dedi, -                         tarih                         yani işçi ve köylü sınıfları,                         yani kızıl asker,                yani, bir meşale yakıyoruz, - dedi, -                         hücuma kalkıyoruz, - dedi…
Ve Neva nehrinde buzlar kızarırken o n l a r  bir çocuk gibi iştihalı                                     ve rüzgâr gibi cesur, Kışlık Saray’a girdiler.
Demir, kömür ve şeker,                         ve kırmızı bakır,                         ve mensucat, ve sevda ve zülum ve hayat, ve bilcümle sanayi kollarının, ve küçük ve büyük ve Beyaz Rusya ve Kafkasya, Sibirya ve Türkistan,                                                                     ve kederli Volga yollarının                                                                     ve şehirlerin bahtı                                                                     bir şafak vakti değişmiş oldu.
Bir şafak vakti karanlığın kenarından karlı çizmelerini o n l a r                           mermer merdivenlere bastıkları zaman…  

1939 İstanbul Tevkifanesi

    KIŞLIK SARAY - Nazım Hikmet

    Kışlık Saray’da Kerenski. 
    Smolni’de Sovyetler ve Lenin, 
    sokakta o n l a r . 
    O n l a r biliyorlar ki, O : 
    ”- Dün erkendi, yarın geç. 
        Vakit tamam bugün,” dedi. 
    O n l a r : “- Anladık, bildik,” - dediler. 
    Ve hiçbir zaman 
    bildiklerini bu kadar müthiş ve mükemmel bilmediler… 
    İşte : cepheden dönen süngüleri, 
    kamyonları, mitralyözleriyle, 
    hasretleri, ümitleri, mukaddes iştihaları, 
    rüzgârda karın üstünde savrulan sözleriyle 
                                      o n l a r yürüyorlar kışlık saraya…

    Putilovski Zavot’tan Bolşevik Kitof : 
    ”- Bugün büyük bir gündür, yoldaşlar, - diyor, - büyük bir gündür. 
        Ve ihtar ederim ki çapul yapmak isteyenlere 
        artık Kışlık Saray ve bütün Rusya işçinin ve köylünündür.” 
    Tesviyeci Topal Sergey : 
    ”- Hey gidi dünya, - diyor, - hey, 
        ben 905’te on yaşımda geçtim bu yoldan : 
        en önde iri, mazlum gözlü azize tasvirleri, 
        yalnayak çocuklar, kocakarılar 
                                      ve uzun saçlı papaz Gapon… 
        Karşıda, kırmızı pencerede, bütün Rusların çarı 
                                                          sapsarı bakıyordu bize. 
        Kadınlar ağlaşarak toprağa diz çöktüler. 
        Ben kaldırmıştım ki elimi istavroz çıkarmak için 
        birdenbire dörtnala Kazaklar geldi karşımıza. 
        Kazaklar şahlanmış bir at ve simsiyah bir kalpaktılar. 
        Biz çocuklar bağrışarak serçe kuşları gibi düştük. 
        Bir at nalı ezdi benim dizkapağımı…” 
    Ve Topal Sergey bacağını sürüyerek 
                                                  yürüyor o n l a r l a Kışlık Saray’a… 
    Rüzgârdır 
    kardır 
    ve insanlardır hâkim olan manzaraya.

    Lehistan cephesinden gelen köylü İvan Petroviç’in gözleri 
                                                            karanlıkta kedi gözleri gibi görüyor : 
    ”- Ehhh, Matuşka, - diyor, - 
        yeşil başlı ördek gibi toprağı attık çantaya…”

    Sütunların arkasından ateş açtı Kışlık Saray, 
    ateş açtı yüzü güzel Yunkersler 
                                      ve şişman orospular. 
    Tesviyeci Topal Sergey : 
    ”- Hey gidi dünya, - dedi, - hey, 
        Kerenski kalmış kimlere…” 
    Ve topal bacağının üstünden 
                                              düştü yere… 
    Köylü İvan Petroviç, 
    yağlı, semiz toprağı avucunun içinde görüp 
    ve kırmızı sakalına tükürüp 
                          bir Ukrayna şarkısı gibi işletiyor mitralyözü…

    Gecenin ortasında kırmızı tuğladan Kışlık Saray 
    ve limanda üç bacalı Avrora…

    Bolşevik Kitof haykırdı yoldaşlara : 
    ”- Yoldaşlar, - dedi, - 
                            tarih 
                            yani işçi ve köylü sınıfları, 
                            yani kızıl asker, 
                   yani, bir meşale yakıyoruz, - dedi, - 
                            hücuma kalkıyoruz, - dedi…

    Ve Neva nehrinde buzlar kızarırken 
    o n l a r  bir çocuk gibi iştihalı 
                                        ve rüzgâr gibi cesur, 
    Kışlık Saray’a girdiler.

    Demir, kömür ve şeker, 
                            ve kırmızı bakır, 
                            ve mensucat, 
    ve sevda ve zülum ve hayat, 
    ve bilcümle sanayi kollarının, 
    ve küçük ve büyük ve Beyaz Rusya ve Kafkasya, Sibirya ve Türkistan, 
                                                                        ve kederli Volga yollarının 
                                                                        ve şehirlerin bahtı 
                                                                        bir şafak vakti değişmiş oldu.

    Bir şafak vakti karanlığın kenarından 
    karlı çizmelerini o n l a r 
                              mermer merdivenlere bastıkları zaman… 
     

    1939 İstanbul Tevkifanesi

    — 3 ay önce
    #nazım hikmet  #mavi gözlü dev 
    "

    ZAFERE DAİR
    Korkunç ellerinle bastırıp yaranı
    dudaklarını kanatarak
    dayanılmakta ağrıya.
    Şimdi çıplak ve merhametsiz
    bir çığlık oldu ümid…
    Ve zafer
    artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
    tırnakla sökülüp koparılacaktır…

    Günler ağır.
    Günler ölüm haberleriyle geliyor.
    Düşman haşin
    zalim
    ve kurnaz.
    Ölüyor çarpışarak insanlarımız
    — halbuki nasıl hakketmişlerdi yaşamayı —
    ölüyor insanlarımız
    — ne kadar çok —
    sanki şarkılar ve bayraklarla
    bir bayram günü nümayişe çıktılar
    öyle genç
    ve fütursuz…

    Günler ağır.
    Günler ölüm haberleriyle geliyor.
    En güzel dünyaları
    yaktık ellerimizle
    ve gözümüzde kaybettik ağlamayı :
    bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp
    gözyaşlarımız gittiler
    ve bundan dolayı
    biz unuttuk bağışlamayı…

    Varılacak yere
    kan içinde varılacaktır.
    Ve zafer
    artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
    tırnakla sökülüp
    koparılacaktır…


    1941, Sonbahar…

    "
    Nazım Hikmet
    — 3 ay önce
    #nazım hikmet  #mavi gözlü dev 
    kalpherzamansoldanatar:

..
İşçilerAlmanya yolcusu işçilerKadınlarKimi yolcu, kimi gurbet bekçisiEllerinde bavullar, filelerKolonyalar, su şişeleri, paketlerOnlar ki, hepsiBir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenlerAh güzel Ahmet Abim benimGördün mü bakDağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlarVe dağılmış pazar yerlerine memleketGelmiyor içimden hüzünlenmek bileGelse deÖyle sürekli değilBir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzünO kadar çabukO kadar kısaİşte o kadar.Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanarDiş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanarMendilimde kan sesleri.Edip CANSEVER / Mendilimde Kan Sesleri

    kalpherzamansoldanatar:

    ..

    İşçiler
    Almanya yolcusu işçiler
    Kadınlar
    Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
    Ellerinde bavullar, fileler
    Kolonyalar, su şişeleri, paketler
    Onlar ki, hepsi
    Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
    Ah güzel Ahmet Abim benim
    Gördün mü bak
    Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
    Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
    Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
    Gelse de
    Öyle sürekli değil
    Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
    O kadar çabuk
    O kadar kısa
    İşte o kadar.

    Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
    Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
    Mendilimde kan sesleri.

    Edip CANSEVER / Mendilimde Kan Sesleri

    — 58 notla 3 ay önce
    kalpherzamansoldanatar:

OTUZÜÇ KURŞUN 1. Bu dağ Mengene dağıdırTanyeri atanda Van’da Bu dağ Nemrut yavrusudur Tanyeri atanda Nemruda karşı Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur Bir yanın seccade Acem mülküdür Doruklarda buzulların salkımıFirari guvercinler su başlarında Ve karaca sürüsü, Keklik takımı…Yiğitlik inkar gelinmez Tek’e - tek doğüşte yenilmediler Bin yıllardan bu yan, bura uşağıGel haberi nerden verek Turna sürüsü değil bu Gökte yıldız burcu değil Otuzüç kurşunlu yürek Otuzuç kan pınarı Akmaz, Göl olmuş bu dağda… 2. Yokuşun dibinden bir tavşan kalktı Sırtı alacakır Karnı sütbeyazGarip, ikicanlı, bir dağ tavşanı Yüreği ağzında öyle zavallı Tövbeye getirir insanı Tenhaydı, tenhaydı vakitler Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktıBaktı otuzüçten biri Karnında açlığın ağır boşluğu Saç, sakal bir karış Yakasında bit, Baktı kolları vurulu, Cehennem yurekli bir yiğit, Bir garip tavşana, Bir gerilere. Düştü nazlı filintası aklına, Yastığı altında küsmüş, Düştü, Harran ovasından getirdiği tay Perçemi mavi boncuklu, Alnında akıtma Üç topuğu ak, Eşkini hovarda, kıvrak, Doru, seglavi kısrağı. Nasıl uçmuşlardı Hozat önünde!Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı, Böyle arkasında bir soğuk namlu Bulunmayaydı, Sığınabilirdi yuceltilere… Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir, Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı, Yanan cıgaranın külünü, Güneşlerde çatal kıvılcımlanan Engereğin dilini, İlk atımda uçuran Usta elleri… Bu gözler, bir kere bile faka basmadı Çığ bekleyen boğazların kıyametini Karlı, yumuşacık hıyanetini Uçurumların, Önceden bilen gözleri… ÇaresizVurulacaktı, Buyruk kesindi, Gayrı gözlerini kör sürüngenler Yüreğini leş kuşları yesindi…3. Vurulmuşum Dağların kuytuluk bir boğazında Vakitlerden bir sabah namazında Yatarım Kanlı, upuzun… Vurulmuşum Düşüm, gecelerden kara Bir hayra yoranım çıkmaz Canım alırlar ecelsiz Sığdıramam kitaplara Şifre buyurmuş bir paşa Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz Rivayet sanılır belki Gül memeler değil Domdom kurşunu Paramparça ağzımdaki… 4.Ölüm buyruğunu uyguladılar, Mavi dağ dumanını ve uyur-uyanık seher yelini Kanlara buladılar. Sonra oracıkta tüfek çattılar Koynumuzu usul-usul yoklayıp Aradılar. Didik-didik ettiler Kirmanşah dokuması al kuşağımı Tespihimi, tabakamı alıp gittiler Hepsi de armağandı Acemelinden… Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız Karşıyaka köyleri, obalarıyla Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu, Komşuyuz yaka yakaya Birbirine karışır tavuklarımız Bilmezlikten değil, Fıkaralıktan Pasaporta ısınmamış içimiz Budur katlimize sebep suçumuz, Gayrı eşkiyaya çıkar adımız Kaçakçıya Soyguncuya Hayına… Kirvem hallarımı aynı böyle yaz Rivayet sanılır belki Gül memeler değil Domdom kurşunu Paramparça ağzımdaki… 5.Vurun ulan, Vurun, Ben kolay ölmem. Ocakta küllenmiş közüm, Karnımda sözüm var Haldan bilene. Babam gözlerini verdi Urfa önünde Üç de kardaşını Üç nazlı selvi, Ömrüne doymamış üç dağ parçası. Burçlardan, tepelerden, minarelerden Kirve, hısım, dağların çocukları Fransız Kuşatmasına karşı koyandaBıyıkları yeni terlemiş daha Benim küçük dayım Nazif Yakışıklı, Hafif, İyi süvari Vurun kardaş demişNamus günüdür Ve şaha kaldırmış atını. Kirvem hallarımı aynı böyle yaz Rivayet sanılır belki Gül memeler değil Domdom kurşunu Paramparça ağzımdaki… Ahmed ARİF
http://www.youtube.com/watch?v=KJGapY6kmwc

    kalpherzamansoldanatar:

    OTUZÜÇ KURŞUN 

    1. 

    Bu dağ Mengene dağıdır
    Tanyeri atanda Van’da 
    Bu dağ Nemrut yavrusudur 
    Tanyeri atanda Nemruda karşı 
    Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur 
    Bir yanın seccade Acem mülküdür 
    Doruklarda buzulların salkımı
    Firari guvercinler su başlarında 
    Ve karaca sürüsü, 
    Keklik takımı…

    Yiğitlik inkar gelinmez 
    Tek’e - tek doğüşte yenilmediler 
    Bin yıllardan bu yan, bura uşağı
    Gel haberi nerden verek 
    Turna sürüsü değil bu 
    Gökte yıldız burcu değil 
    Otuzüç kurşunlu yürek 
    Otuzuç kan pınarı 
    Akmaz, 
    Göl olmuş bu dağda… 

    2. 

    Yokuşun dibinden bir tavşan kalktı 
    Sırtı alacakır 
    Karnı sütbeyaz
    Garip, ikicanlı, bir dağ tavşanı 
    Yüreği ağzında öyle zavallı 
    Tövbeye getirir insanı 
    Tenhaydı, tenhaydı vakitler 
    Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı

    Baktı otuzüçten biri 
    Karnında açlığın ağır boşluğu 
    Saç, sakal bir karış 
    Yakasında bit, 
    Baktı kolları vurulu, 
    Cehennem yurekli bir yiğit, 
    Bir garip tavşana, 
    Bir gerilere. 

    Düştü nazlı filintası aklına, 
    Yastığı altında küsmüş, 
    Düştü, Harran ovasından getirdiği tay 
    Perçemi mavi boncuklu, 
    Alnında akıtma 
    Üç topuğu ak, 
    Eşkini hovarda, kıvrak, 
    Doru, seglavi kısrağı. 
    Nasıl uçmuşlardı Hozat önünde!

    Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı, 
    Böyle arkasında bir soğuk namlu 
    Bulunmayaydı, 
    Sığınabilirdi yuceltilere… 
    Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir, 
    Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı, 
    Yanan cıgaranın külünü, 
    Güneşlerde çatal kıvılcımlanan 
    Engereğin dilini, 
    İlk atımda uçuran 
    Usta elleri… 

    Bu gözler, bir kere bile faka basmadı 
    Çığ bekleyen boğazların kıyametini 
    Karlı, yumuşacık hıyanetini 
    Uçurumların, 
    Önceden bilen gözleri… 
    Çaresiz
    Vurulacaktı, 
    Buyruk kesindi, 
    Gayrı gözlerini kör sürüngenler 
    Yüreğini leş kuşları yesindi…

    3. 

    Vurulmuşum 
    Dağların kuytuluk bir boğazında 
    Vakitlerden bir sabah namazında 
    Yatarım 
    Kanlı, upuzun… 

    Vurulmuşum 
    Düşüm, gecelerden kara 
    Bir hayra yoranım çıkmaz 
    Canım alırlar ecelsiz 
    Sığdıramam kitaplara 
    Şifre buyurmuş bir paşa 
    Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız 

    Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz 
    Rivayet sanılır belki 
    Gül memeler değil 
    Domdom kurşunu 
    Paramparça ağzımdaki… 

    4.

    Ölüm buyruğunu uyguladılar, 
    Mavi dağ dumanını 
    ve uyur-uyanık seher yelini 
    Kanlara buladılar. 
    Sonra oracıkta tüfek çattılar 
    Koynumuzu usul-usul yoklayıp 
    Aradılar. 
    Didik-didik ettiler 
    Kirmanşah dokuması al kuşağımı 
    Tespihimi, tabakamı alıp gittiler 
    Hepsi de armağandı Acemelinden… 

    Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız 
    Karşıyaka köyleri, obalarıyla 
    Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu, 
    Komşuyuz yaka yakaya 
    Birbirine karışır tavuklarımız 
    Bilmezlikten değil, 
    Fıkaralıktan 
    Pasaporta ısınmamış içimiz 
    Budur katlimize sebep suçumuz, 
    Gayrı eşkiyaya çıkar adımız 
    Kaçakçıya 
    Soyguncuya 
    Hayına… 

    Kirvem hallarımı aynı böyle yaz 
    Rivayet sanılır belki 
    Gül memeler değil 
    Domdom kurşunu 
    Paramparça ağzımdaki… 


    5.

    Vurun ulan, 
    Vurun, 
    Ben kolay ölmem. 
    Ocakta küllenmiş közüm, 
    Karnımda sözüm var 
    Haldan bilene. 
    Babam gözlerini verdi Urfa önünde 
    Üç de kardaşını 
    Üç nazlı selvi, 
    Ömrüne doymamış üç dağ parçası. 
    Burçlardan, tepelerden, minarelerden 
    Kirve, hısım, dağların çocukları 
    Fransız Kuşatmasına karşı koyanda

    Bıyıkları yeni terlemiş daha 
    Benim küçük dayım Nazif 
    Yakışıklı, 
    Hafif, 
    İyi süvari 
    Vurun kardaş demiş
    Namus günüdür 
    Ve şaha kaldırmış atını. 

    Kirvem hallarımı aynı böyle yaz 
    Rivayet sanılır belki 
    Gül memeler değil 
    Domdom kurşunu 
    Paramparça ağzımdaki… 

    Ahmed ARİF

    http://www.youtube.com/watch?v=KJGapY6kmwc

    — 30 notla 3 ay önce
    "Kardeşlerim!
    Size söylemek istediklerimi
    Doğru dürüst söyleyemiyorsam eğer
    Kusura bakmayın
    Sarhoşum, başım dönüyor biraz
    Rakıdan değil
    Açlıktan hafif tertip
    Kardeşlerim!
    Avrupalım, Asyalım, Amerikalım,
    Ben bu Mayıs ayında
    Ne hapisteyim, ne açlık grevinde
    Yatıyorum çimenin üstünde geceleyin
    Gözleriniz yıldızlar gibi başucumda
    Ve elleriniz bir tek el gibi avucumda."
    Nazım Hikmet
    — 3 ay önce
    #nazım hikmet  #mavi gözlü dev